logo

reklam
10 Ocak 2014

Biz böyle anlamamıştık.

Biz böyle anlamamıştık.

‘Arkadaşlarımızın mevcudiyeti İslam’ın geleceği adına bu isin garantisidir yani. Bu açıdan Adliye’de, Mülkiye’de veya başka bir hayati müessesede bizim arkadaşlarımızın mevcudiyeti, öyle ferdî mecburiyetler şeklinde ele alınıp öyle değerlendirilmemelidir. Yani bunlar gelecek adına bizim o ünitelerde garantimizdir. İstikbâle yürümek için, sistemin püf noktalarını keşfedin. Hâlâ bu sistem devam ediyor. Bu sistem içinde arkadaşlarımız istikbâle yürüyeceklerdir. Öyleyse o sistemin püf noktalarını bilmeleri, keşfetmeleri, aşmaları lazım.

Bu da meselenin diğer bir yanıdır. Kuvvet dengesi olmadığı bir yerde, kuvvete başvurmayacaksınız. Teknik taktik yerinde sizin kalbiniz önemli. Dışta bazıları bizi korkaklıkla itham edecekler. Fırsat bulup hep yolunuza devam ediyorsanız; yine orada o esnekliği gösterecek o eksantiriği kullanacak, geriye çekiliyor gibi yapacak, fakat adımlarınızı daha açıp ileriye gideceksiniz. İster Mülkiye’de çalışan arkadaşlarımız olsun, ister Adliye’de çalışan arkadaşlarımız olsun, herkes için söz konusudur bu. Müslümanların belli bir noktaya ve kıvama gelecekleri ana kadar bu şekilde hizmete devam etmeleri şarttır. Erken huruç diyeceğim çıkışlar yaparlarsa, dünya Cezayir’deki gibi başlarını ezer. Zayiata meydan verilmemeli. Bu açıdan bizim ister o dairede ister diğer dairede arkadaşlarımızı korunması çok önemlidir. Cezayir’i, Suriye’yi, Mısır’ı yaşamayalım (…)

Anayasal müesseselerdeki kuvveti cephenize çekmeden her adım erken. Kıvama ereceğiniz ana kadar dünyayı sırtınıza alıp taşıyabilecek güce ulaşacak ana kadar, o kuvveti temsil edeceğiniz şeyler elinizde olacağı ana kadar, Türkiye’deki devlet yapısı ölçüsüne göre bütün anayasal müesseselerdeki kuvveti cephenize çekeceğiniz ana kadar her adım erken sayılır.’*

Bu sözlerin içinde montajlanmış olanlar da var mıdır, bilmiyorum. Bildiğim, 1999 yılındaki ‘Haziran fırtınası’ günlerinde, ana haber bültenlerinde Hocaefendi’nin vaaz verirken göründüğü videolarda bu sözleri dinlerken, anne-babamla beraber kendisine çok dua edildiğidir.

Dua ediliyordu çünkü devlet, bizim gibi aileler için felâket demekti. İnançlarımızı, yaşama biçimlerimizi, kıymet hükümlerimizi suç addeden ve onları bertaraf etmek isteyen bir felâket. Özellikle Adliye ve Mülkiye’dekiler tarafından mağdur edilen, hakkını aramasının yolları hem siyasî hem de hukukî açıdan engellenmiş, madun kılınmış milyonların da aynı hissiyatı paylaştığına eminim. Bunun sadece Müslüman olmakla da bir alakası yoktu. En nihayetinde arzu edilen, emanetlerin, onları kendi ideolojik grubunun çıkarları doğrultusunda istismar etmeyecek ehillere verilmesiydi.

Ne var ki, Adliye ve Mülkiye başta olmak üzere devlet kadrolarında vücut bulan bu güç, ilk fırsatta yine seçilmişleri alaşağı etmeye kalktı, emanete hıyanet etti.

İlk defa Müslimi, gayri Müslimiyle toplum biraz olsun özgürleştiğini, rahat nefes aldığını hissetmişti,

Uzun zaman sonra ilk defa Bosna’dan Arakan’a ümmetin duacısı olduğu Müslüman bir lider çıkmıştı,

Ve ilk defa Türkiye kendi ayakları üzerinde duran, ‘bizim çocuklar’ın kafalarına estiği zaman darbe yapamadığı bir ülke haline gelmişti ki bürokratik oligarşinin ‘alnı secde görmüş’ olanı yüzünü gösterdi.

Psikolojik savaşın tüm unsurları da ‘hizmete hazırdı’. 28 Şubat medyası tekmili birden cephedeki yerini almıştı. İronik olan ‘Haziran fırtınası’nın kâlemşörlerinin de aynı cepheye yardıma koşmuş olmasıydı. Zaten nerde sivil siyasetin başına örülen bir çorap, onlar da oradaydı.

Şimdilerde 28 Şubat’ın bitiremediği Anadolu sermayesini,

Müslüman cemaatlerin vakıflarını,

Uluslararası sistemin ilgisine ve yer yer öfkesine mazhar olan millî bankaları, kalkınma ataklarını, ulaşım projelerini,

Yüz akımız yardım kuruluşlarını,

Cumhuriyeti demokratikleştirecek olan tarihî barış projesini,

Ve tüm bunların arkasındaki irade olan, ülkenin seçilmiş Başbakanı’nı, dolayısıyla demokrasimizi hedefine oturtan bir senaryo işleme konmuş durumda.

Üstelik Müslüman Kardeşlerin terör listesine alındığı gün başlatılan bu operasyondan anlaşılan, ülkeyi Mısır’a çevirmekten çekindikleri de yok.

Korkulduğu gibi dünya bu vesayetin başını ezmeyecek; bilâkis pohpohlayacaktır. Zira Türkiye’nin güçsüz, bağımsızlıktan uzak, kontrol edilebilir bir ‘uydu devlet’ olarak kalmasını isteyen çok fazla odak var.

Ancak şüpheniz olmasın ki, bu vesayet girişiminin başını millet ezecektir; kulaklarında Hocaefendi’nin o dönemdeki başka bir vaazında söylediği şu sözler çınlarken:

‘Biz ülkemize karşı saygılı olmalıyız. Mücadele yine insanî değerlere saygı içinde, demokratik bir zeminde gerçekleşmeli. Beğenmiyorsanız beğenmeyin, fakat bir parlamenter şöyle böyle karalanamaz yani. Şöyle böyle kirli gösterilemez. Hele ülkenin başında, milletin başında ise. Hele reisi Cumhur ise, hele Başbakan ise…’

Vesselâm…

Share
#

SENDE YORUM YAZ

CAPTCHA (Şahıs Denetim Kodu) Resmi
*

patent