logo

reklam
13 Mart 2014

Milli Görüş, Niye Dört Partiye Bölündü?

İstanbul Grubu Dostluk Derneği Başkanı Ahmet Aluç ile Milli Görüş’ün partilerini ve nasıl olup da içinden dört parti çıkardığını konuştuk.

Röportaj: Engin Dinç

İstanbul Dostluk Derneği yıllarını siyasete vermiş insanların kurduğu bir dernek. Dernek, Refah Partisi (RP) ile Fazilet Partisi’nin (FP) kapatılmasına kadar olan süreçte, bu partilerin İstanbul teşkilatlarında görev almış siyasetçilerin bir araya geldiği bir platform işlevini görüyor. Derneğin başkanlığını ise geçmişte Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’la birlikte RP’nin İstanbul İl Teşkilatı’nda birlikte çalışmış olan Ahmet Aluç yürütüyor. Başbakan Erdoğan, RP İstanbul İl Örgütü Başkanı iken Ahmet Aluç ise Başkan Yardımcılığı görevini üstlenmiş.

Öncelikle kendisiyle bir röportaj gerçekleştirdiğimiz Ahmet Aluç’u sizlere tanıtmak istedik. Milli Görüş çizgisi içinde uzun süre siyasi mücadele vermiş olan Ahmet Aluç, 1953 Sivas Koyulhisar Kayaören Köyü doğumlu. İlköğrenimini köyüne 5 km. uzaklıkta olan Çukuroba köyünde tamamladı. Daha sonra İstanbul’a gelerek genç yaşta hayata atılan Aluç, imkânları okula devam etmeye elvermediği için Beykoz Ortaokulu’nu askerlik görevini ifa ederken dışarıdan bitirdi. Asker dönüşü Vefa Akşam Lisesini bitirerek, hem siyasi hayata hem de iş hayatına başlamış oldu. Aluç, askerlik görevi sırasında Milli Selamet Partisi’nin (MSP) Kıbrıs Barış Harekatı için gösterdiği tavırdan etkilenerek, bu partinin saflarında kendisine yer edinmiş. Daha sonra Şişli Akıncılar Derneği’nde başkanlık yapmış olan Aluç, Vakıflar Genel Müdürlüğü ile İş ve İşçi Bulma Kurumu’nda görev yapmış. 70’li yılların ikinci yarısında AK Parti’nin Teşkilatlardan Sorumlu Genel Başkan Yardımcısı Ekrem Erdem’le birlikte Sanayi Mahallesi Cami Derneği’nde birlikte başkanlık görevi yürüten Aluç, aynı zamanda Sanayi Mahallesi İmam Hatip Lisesi derneği ve Okul Aile Birliği’nde görev almış.

Ahmet Aluç, 12 Eylül’de partisi MSP’nin kapanmasının ardından 1983 yılında Ahmet Tekdal’ın genel başkanlığında kurulan Refah Partisi’nde İstanbul İl Örgütü’nde Başbakan Erdoğan ile birlikte görev almış. Başbakan Erdoğan, RP İstanbul İl Örgütü Başkanı iken Ahmet Aluç ise Başkan Yardımcılığı görevini yürütmüş. Ahmet Aluç, RP’nin kapandığı dönemde de, İl Başkanı Ali Yılmaz Örnek’in danışmanlığını yapmış.

Günümüz Türkiye siyasetine yön veren isimlerle geçmişte çok yakın mesaide bulunan Ahmet Aluç, hala ideallerine candan bağlı, duyarlı ve heyecanlı bir insan portresi çiziyor. Ahmet Aluç ile yaptığımız söyleşide, yakın siyasi geçmişimize dair önemli ipuçları bulacaksınız. Özellikle 28 Şubat post-modern darbesi, Rahmetli Necmettin Erbakan’ın siyaset anlayışı, AK Parti ve Başbakan Erdoğan’ın başarısının ardındaki sırlar hakkında fikir edinebileceksiniz.

EN ETKİLİ SİYASETÇİLER BU DERNEKTE 

İstanbul Grubu Dostluk Derneği nasıl kuruldu? 
Derneğimiz RP’nin Sayın Başbakanımızın İstanbul İl Başkanlığı yaptığı dönemden, FP’de Numan Kurtulmuş Bey’in İstanbul İl Başkanlığı’na kadar geçen devrede parti teşkilatlarında il yönetim kurulu üyeliği, ilçe yönetim kurulu üyeliği, belde başkanlığı ve gerek RP’de gerek FP’de milletvekilliği ve belediye başkanlığı yapmış arkadaşlardan müteşekkil bir kuruluştur. Arkadaşlarımız şimdi her ne kadar farklı siyasi partilerde görev yapıyor olsalar bile, biz siyasi partileri tali mesele gördük. Esas bizim bir kader birliğimiz, inanç birliğimiz olmasından dolayı biz de tuttuk dedik ki, dostluklarımız devam etsin. Bunun için de, o günlerden itibaren zaman zaman toplanırken, bizim başkanlığımızda bu birlikteliği resmileştirdik. 2010 yılının 4 Şubat’ından itibaren derneğimiz resmi hüviyetine kavuşmuş oldu.

Derneğiniz üyeleri arasında RP ve FP’de siyaset yapıp da şu an Türkiye’de çok etkin olan isimler var. Bu isimlerden örnekler verir misiniz?
Sayın Başbakanımız, Meclis Başkanımız Mehmet Ali Şahin ve Devlet Bakanımız Hayati Yazıcı üyelerimizdendir. Has Parti Genel Başkanı Numan Kurtulmuş Bey üyemizdir. Aşağı yukarı 30’un üzerinde milletvekili üyemiz var. Ekrem Erdem, Kadir Topbaş bizim üyemizdir.


Derneğinizin bugüne kadar yaptığı faaliyetler hakkında bilgi verir misiniz?
Kuruluşumuzdan sonraki bizim ilk faaliyetimiz 17 Ağustos 2010, Haliç Kongre Merkezi’nde 3160 kişi katılımlı bir iftar yemeği oldu. İftar yemeğimize Sayın Başbakanımız ve Has Parti Başkanı Numan Kurtulmuş Bey de katıldı.  Orada; her bir partiden emeği geçmiş insanları, gerek gönül bağı kurmuş, gerek maddi destek vermiş, gerekse çeşitli görevlerde bulunmuş isimleri bir araya getirdik.
Bizim için, vakıf medeniyeti önemli bir unsurdur. Kulakları çınlasın Vakıflar Genel Müdürü Yusuf Beyazıt Bey’den, vakfın dünü, bugünü ve geleceğiyle ilgili, bir brifing aldık. Kendisi bizi aydınlatmış oldu.
Daha sonra dedik ki, “TOKİ’nin Türkiye’deki konut politikası nedir?” Bunu bize izah etsin. Biz de, üyelerimize izah edelim diye bir toplantı tertip ettik.

İçinde bulunduğumuz ortamla ilgili, geleceğimizle ilgili bazı düşüncelerimize baktığımızda karşımıza Ergenekon denen bir hadise çıktı. Bu Ergenekon’u kim bize izah eder? Şamil Tayyar Bey öne çıkıyordu. Şamil Tayyar Bey, üyelerimize Ali Emiri Kültür Merkezi’nde bir konferans verdi.

Önümüzdeki Nisan ayının 16’sında yine Haliç Kongre Merkezi’nde Anayasa gündemli, konuşmacıları arasında Osman Can Bey’in kesinleşmiş olarak bulunduğu bir panel düzenleyeceğiz. “Vatandaş anayasa kitabını açtığı zaman nasıl bir anayasa bekliyor” konusunu konuşacağız. Biz, vatandaşın hakkı gasp edilmiş ve sonra alınmış, verilmiş bir anayasa istemeyiz. Vatandaşının hakkının alınması istikametindeki bütün yolları tıkayan, Peygamber mesleği olan –dağdaki demeyeceğim- en ücra köşedeki çobanla, elit tabakadaki bir insanın birlikte huzur ve refah içinde; hak, hukuk dairesinde bulunabilecekleri bir anayasa istediğimiz için inşallah bu paneli yapacağız.

Bu çalışmalarınızı İstanbul Grubu Dostluk Derneği, “hem kamuoyu oluşturuyor, hem de gelişmelerden haberdar oluyor” diye mi yorumlamak gerekiyor? Derneğin amacı bu anlamda nedir?
Şimdi bizim Şile’de bir Yusuf amcamız vardı. Bu amcamız 70 yaşında ilçe başkanımız olmuştu. Biz zaman zaman bazı programlara giderdik. Yusuf amcanın evinde misafir olurduk. Tabi Yusuf amcanın evi kaloriferli değildi. Arkadaşlarımız gece ihtiyaçları veya teheccüd namazı için kalktığında Yusuf amcayı hep ayakta görürdü. Sabahleyin “niye uyumadın?” diye Yusuf amcaya sorduğumuzda, “Ben sizlerin gelecekte bu millete hizmet edeceğinizi görüyorum. Ola ki, üşürsünüz, üstünüz açılır, hasta olursunuz düşüncesiyle, üstünüzü örtmek için açılmasın da, kapatayım üzerinizi diye mecburdum ben böyle bir şey yapmaya.” derdi.

Biz hayatımızın sonuna kadar, bir idealle ilgili, karşılığını bu dünyada bekleme anlamında değil, öbür tarafta bekleme anlamında faaliyetlerimizi yapıyoruz.  Burada çalışmalarımıza, bir siyasi partiden aday olma, derneği bir siyasi parti adına kullanmak için değil, Yusuf amcanın düşüncesinin olduğu minval üzerine devam ediyoruz.

ERBAKAN HOCA BİR EKOLDÜ

Milli Görüş lideri Prof. Necmettin Erbakan geçtiğimiz günlerde vefat etti. Siz de onun yanında siyaset yapmış biri olarak rahmetli Erbakan ve RP hakkında neler söyleyeceksiniz?
Biz çocuklarımızı kalabalıklar içerisinde tanımazdık. Sabahın erken saatlerinde evden çıkar, akşam geç saatlerde eve gelirdik. Onlara sevgi dahi derç edemedik.Sayın Erbakan Hoca’ya ne ile anılmak istersiniz denildiğinde, “ben mücahit olarak anılmak isterim” diyordu. Öyle de oldu. Bir ekoldü Erbakan hoca.

Erbakan Hoca’yla ilgili bir anekdotum var, onu anlatayım müsaade ederseniz. RP’nin Gençlik Kolları, acizane İl Başkan Yardımcısı olmam hasebiyle bana bağlı iken, gene bu davada çok emeği olan, kendisinden istifade ettiğim, Zeki Çamlı Bey’in evinde toplantı yapmıştık. Orada Erbakan Hoca bir anısını anlattı. Dedi ki, “Biz ihtilalden sonra Hüseyin Feyzullah’la helikopterle aynı yere götürüldük.” Hüseyin Feyzullah’ın kim olduğunu biliyorsunuz.

Siz anlatırsanız seviniriz…
Alparslan Türkeş. Kıbrıs doğumlu olan Alparslan Türkeş. Erbakan Hoca, bize şunları anlattı: “Götürüldüğümüz yerde bizi içeriye attılar. Hüseyin Feyzullah Bey, tedirgin bir haldeyken, ben kendisine ‘Hüseyin Bey, fazla tedirgin olmayın. Kaderde ne varsa o olacaktır.’ dedim. Her ne kadar ben anlatsam da, kendisinin rahatsızlığı devam ediyordu. Ben de kendi kendime, ‘artık çekileyim kenara’ dedim. “Yarabbi, Sivas- Gemerek arası şu kazayı yapmıştık,Adapazarı -Akyazı arası şu kazayı yapmıştık, bunları hayra tebdil eyle” diye dua ederken bir ara askerlerin ayak sesleri ve camın önünden süngülerini gördüm. Bir tanesine ‘başınızdaki komutan kimdir’ diye sorduğumda, bir albay olduğunu beyan etti. Ben de ‘sayın albayınızla görüşebilir miyim’ diye sorduğumda albay yanıma geldi. Kapıdan girdiğinde “ne diyorsun mahluk herif” –aynen tabiri söylüyorum, Hoca’nın kendi ifadesidir- dedi. Ben de kendisine, ‘Bugün Cuma’dır. Sizin nezaretinizde müsaade ederseniz bir Cuma namazı kılmak istiyoruz” dedim. Beni tazirleyince ben de kendisine ‘Zaten Cuma bize farz değil ki. Ne yapalım?’ dedim.

Kendisi 1-2 gün sonra geldi ve ‘ben sana ‘mahluk’ dedim ama sen baya adama benziyormuşsun’ dedi. Bir müddet sonra bana ‘Hoca’ demeye başladı. Daha sonra ‘Hocam’ dedi. Bir gün de geldi ve dedi ki, ‘Hocam hiç merak etme. Buradan çıkıp gideceksiniz, ben de size hizmet edeceğim.’”

Daha sonra biz, 85 kişinin katılımıyla bir toplantı yapmıştık. O toplantıda bize gelen bazı bilgi ve belgeler diyordu ki, o albay Erbakan Hoca’ya hizmet etmektedir. Hoca’yla böyle bir anımız vardı.

28 ŞUBAT’IN ESAS SEBEBİ MENFAATTİR

28 Şubat’ta partiniz kapatıldı ve birçok insan mağdur oldu. O süreci nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bizim bakış açımız umumiyetle öbür dünyaya taalluk ediyor. 28 Şubat’ın esas sebebi menfaat kavgasıdır. Dış destekli iç maşalar kullanılmıştır. 28 Şubat’ın bahanelerinin sudan bahaneler olduğunu biliyorsunuz. Emekli olan generallerin batık bankalarda danışman olduğunu gördüğünüz zaman anlaşılıyor ki, bu irticayla falan alakalı değil. Tamamen menfaate dönük, çıkar ilişkileridir. Biz oradaki mağduriyetimizin çok olmasına rağmen onu şu duruma benzetiyoruz: Hattab oğlu Ömer, Hz. Peygamberi öldürmeye gitti ama Hz. Ömer olarak döndü geriye. Ondan hareket ediyor ve diyoruz ki, “Bizi öldürmeye gelen bizde dirilir.”

Biz tek dünyanın insanı değiliz. “Hakka hizmet, halka hizmetten geçer” inancındayız. Ben Hocamızı bir kez daha rahmetle yad ediyorum. Gelecek nesillerin ve sizlerin bugün rahat hayat sürüşüne sebep Hocadır diye düşünüyorum.

TSK’nın sitesinden Rahmetli Erbakan için mesaj verilmesi ve generallerin cenazeye katılması pişmanlık ya da alınan hakkın geri iadesi olarak düşünülebilir mi sizce?
Pişmanlık olarak düşünmüyorum ama iyi bir haslettir. Bizim çocuklarımızın ismi umumiyetle “Mehmet” diye, “Mehmetçik” diye geçer. “Küçük Muhammed” anlamındadır bu. Biz askeriyeyi “Peygamber ocağı” olarak görürüz. Biz her şeyden ayrı kalsak, askerimizle iç içe olmak ister, ayrı kalmak istemeyiz. Bizim içimizde Peygamber aşkı olduğu için, o askeri de “Mehmetçik”, “küçük Muhammed” gördüğümüz için… Olması gerekenler oldu. Yani ben askerlerin, “Biz geçmişte yaptıklarımızdan pişman olduk, yanlış yaptık” deyip özür dileseler dahi çok büyük erdemlilik yaptıklarına inanıyorum. Bu halk askerinden ayrılamaz. Et ve kemik gibidir. Yani bir kumaşın iki yüzü gibidir. Yapılan şeyin doğru olduğuna inanıyoruz. Onlar bizim gözümüzde bir kat daha büyüdüler.

BAŞBAKAN ERDOĞAN’IN İÇİ DIŞI BİR

Birlikte çalıştığınız Tayyip Erdoğan’ı nasıl anlatırsınız? Siyasetteki başarısını neye bağlıyorsunuz?
Tayyip Erdoğan Bey’i Karadeniz’in bir iman safiyetinin genç bir delikanlısı olarak tanıdım. İçinde hiçbir hesabının kitabının olmadığını, ne varsa dışında olduğunu bildiğim bir insan. O günküyle bugünkü arasında kendisini yetiştirmesi ve geliştirmesi bakımından fevkalede bir farklılık arzediyor.

Bir örnek vermek gerekirse, 94 yılında belediyeler için bir ara seçim vardı. O ara seçimlerde Kağıthane’den Şahin Battal bey, Gaziosmanpaşa’dan rahmetlik Lütfü Aykaç Bey, bir de Beyoğlu’ndan Mahmut Vanlıoğlu Bey Büyükşehir Belediyesi meclis üyesi seçildiler. Mahmut Vanlıoğlu meclis üyesi seçilince, Tayyip  Erdoğan Bey’e geliyor diyor ki, “Başkanım ben meclis üyesi seçilmişim. İl seçim kurulundan çağırıyorlar. Bu nasıl bir şey?” diyor. Tayyip Bey de diyor ki, “Bahri Zengin Bey’e soralım.” Bahri Zengin Bey’in verdiği cevap “Ben de bilmiyorum.”

Şimdi biz milletvekili olarak MSP’nin 48’ini yaşadık, 24’ünü de yaşadık. Her bulunduğumuz devrede, hangi sayıda olursak olalım anahtar olmuşuzdur. Orada da 3 kişi anahtar durumda olmuşlar. SHP, DSP, ANAP var vs.

Belediye Meclisi’nde bütçe görüşülüyor. Genel gidişat bütçenin aleyhine. Eğer bizim 3 arkadaşımız aleyhte oy verse, Nurettin Sözen düşecek. Mahmut Vanlıoğlu Bey, red açıklayacakken, kalkıyor diyor ki, “Biz bütçeye beyaz oy vereceğiz.” Bizimkiler şaşırmış, iki tane daha meclis üyesi var orada. “İzah edeyim size beyler” diyor Mahmut Vanlıoğlu ve “Ben inanıyorum ki, siz gideceksiniz, bütçeyi biz kullanacağız.” diye konuşuyor.

Bizim her birimiz, böyle inandık. Bu inanç Tayyip Bey’de vardı. Bunun fevkaladesi vardı. İkincisi, Tayyip Bey’in gelişi halka ve tabana dayanırdı. Bu önemli bir unsurdu. Her ne kadar “muhtar bile olamaz” dedilerse de, bir ideal adamıdır.

Tabi başarısının farklı sebepleri de var. Mesela karşısında bir muhalefetin olamayışı. Onun ötesinde ben bir de takdiri ilahi inanıyorum. Tayyip Bey’den önce Nurettin Sözen, yağmur bombası attırırken, pis sular içilmezken, hava parası öderken, ne oldu da Tayyip Bey geldikten sonra İstanbul suya doydu?

Çift kanatlı kuşun uçabildiği; bir tarafta madde, bir tarafta mana kanatlarıyla devam edildiği için Tayyip Bey’in belki bir iki dönem daha gidebileceğini düşünüyorum. Ve bana göre Tayyip Bey’e bu ülkenin ihtiyacı var.

TÜRKİYE’DE HALA DARBE OLABİLİR

Türkiye’de 27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül, 28 Şubat, 27 Nisan gibi darbeler ya da darbe girişimleri oldu. Siz bunların bir kısmını yaşadınız, bir kısmını yakından takip ettiniz. Hali hazırda Türkiye’de bir Ergenekon vakıası ve Balyoz darbe girişimi gündeme işgal ediyor. Şu an bu konularda gelinen noktayı ve bundan sonra Türkiye’de darbe girişimi olması ihtimalini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Sondan başlayayım… Acaba ben mi art niyetliyim diye düşünüyorum ama Türkiye’de birçok insan iyi niyetle “darbe olmaz” diye düşünüyor. Ben Türkiye’de darbe olmayacağını düşünmüyorum. Türkiye’de darbe olur. Darbe olamayışının sebebi; eğer bu kadar hazırlık varsa, dış destek temin edilememesidir. Türkiye’de 27 Mayıs’tan tutun, 12 Mart, 12 Eylül, 28 Şubat ve 27 Nisan bildirisine kadar hepsi dış desteklidir. Dışarının menfaat çatışmasıyla ilgilidir. Uygun görmezse ihtilal olur. Bunların sayısı, azlığı çokluğu fark etmez. Rütbesi fark etmez. Siz bilir misiniz, İsrail’deki tankların isminin “Çevik Bir” olduğunu? Bir dönem İsrail’deki tankların ismi “Çevik Bir” olarak marka yapıldı.

Bizim inancımızda şöyle bir düstur vardır: “Mazluma yardımcı olun, zalime de yardımcı olun.” Mazlum bu halktır, millettir diye görüyoruz. Zalim de bu dış destekli, içteki maşaları görüyoruz. Diyorlar ki, “hadi mazluma yardımcı olalım da, zalime nasıl yardımcı olacağız?” O da belki ilerde ıslah olabilir. Ona da mani olmaya çalışırız. Rahmetle yad ettiğimiz Erbakan Hoca’nın bütün zulmü onlardan görmüş olmasına rağmen, “bunlar bizim kardeşlerimizdir, bunlar bizim yavrularımızdır, bunlarla biz iç içeyiz” diye söylemiştir. Biz öbür dünyanın insanıyız. Onun için, ben böyle bir şey yapılmaz demeyip, daima tedbirli ve temkinli olunması gerektiğini düşünüyorum.

BU ÜLKENİN TAYYİP BEY’E İHTİYACI VAR

Seçimlere az bir zaman kaldı. Ülkenin siyasi olarak fotoğrafını çektiğinizde neler söyleyebilirsiniz? Dediğiniz gibi ülkede “bir muhalefet yok mudur” gerçekten?
Tabii, muhalefet hiç yoktur derken, benim buradaki kastım taban değil. Beni AK Parti’yi yüzde 49-50 göstermeleri biraz endişeye sevk ediyor. Tabi yine bir fark olacağı aşikar ama AK Parti yüzde 49-50’yi bulur mu? Eğer böyle bir oyun yoksa. MHP ve CHP’yi birleşmeye sevk etmek, onların oylarını yükseltmenin hedefi olabilir diye düşünüyorum. AK Parti cenahının rehavete kapılmayacağı inancındayım ama kısmen seçmenleri kapılabilir. “Nasıl olsa yüzde 49-50 alıyoruz” deyip, yatabilir.
Şu anda seçime 3 ay gibi bir zaman var. Türkiye’de 3 aylık zaman içerisinde nasıl olaylar zuhur edebilir? Nasıl tezgahlar kurulabilir? İşte 2001 krizindeki bir kitapçık atılması gibi. 1997’deki Müslüm Gündüz-Fadime Şahin olayının tezgahlanması gibi. Bir kısım anarşilerin hortlatılması gibi. Çok uzun bir zaman var ama dilek ve temennimiz şu ki, bu ülkenin Tayyip Bey ve ekibine ihtiyacı var.

Sizin teşkilatta yer aldığınız dönemle, bugünleri karşılaştırdığınızda parti mensuplarının çalışmalarını nasıl değerlendiriyorsunuz?
O günkü ortamla bugünkü ortam birbirinden tamamen farklı. Biz kimsenin varoştur, çamurdur diye girmediği yerlere girip de bir gönüldaşımızı bulduğumuzda ümitvar olmuşuzdur. O devirle ilgili bir anekdot anlatayım. Ben acizane İl Başkan Yardımcısıyım. Ben İlde nöbetçiyim. Bizim teşkilat yapımızda nöbet esası vardır.

Hürriyet Mahallesi’nde Bir kardeşimiz vardı. O kardeşimiz de Şişli ilçesinde nöbetçiymiş. Hanımı doğum yapma esnasında vefat ediyor. İli telefonla aradı. Nöbetçi olduğumdan dolayı telefona ben çıktım. “Ben bu akşam izin alabilir miyim?” dedi. Tabi izin vermemek ne haddimize… Aynı kardeşim yine teşkilat çalışmalarında İstanbul’a dönerken şehit oldu. Şu iştiyaka bakın!..

Kulakları çınlasın Ekrem Erdem Bey de, En azından tabanımıza ibret olsun diye bunu çok zaman dile getirmiştir. Ekrem Bey, İstanbul’da teşkilatlanma konusunda büyük emeği olan birisidir.  Teşkilatta çalışanlar Ekrem Bey bize bir görev versin, direğe çıkalım diye ağzına bakıyorla. Çünkü düşüp öldüğümüz zaman şehit olacağımıza inanıyoruz. Ama şimdi o istidat pek gözükmüyor. Birazcık şartlar değişti. Bana biraz daha rehavete kapıldık gibi geliyor. O günlerle, bugünleri biraz kıyasta zorlanırım. Ama o günlere de seneler itibariyle baktığımda temelleri sağlam atılmış.

Mesela siz bugüne kadar, hangi partinin, hangi teşkilatın dörde bölündüğünü ve dört tane partisi olduğunu ve dördünün de söz sahibi olduğunu gördünüz. Böyle bir şey var mı? O yüzden o günküyle bugünkünün kıyas etmek fazla mümkün olmamakla beraber, bugünden de ümitsiz değiliz inşallah.

MİLLİ GÖRÜŞ’TEN NASIL 4 PARTİ ÇIKTI? 

Sizin de söylediğiniz gibi bugünkü siyasetin içinde Milli Görüş’ün içinden çıkan 4 parti bulunuyor. Bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bizim insanımız iyi niyetlidir. Derler ya, insan karşısındakini kendisi gibi bilir. Bizim insanımız üstünde yabancı istihbaratın çok büyük etkisi olduğuna inanıyorum. Tabi bunun direk kendileri gelip size anlatmayacaklar. Bir kısım yerli ulaşabilecekleri insanlarla bunu yapıyorlar. Ne demek istiyorsunuz derseniz, Celal Bayar’ı bilirsiniz. Rahmetlik Mahir İz hoca diyor ki, “Ben birinci ve ikinci Meclis’te mebustum. Hilafetin kaldırılması esnasında birinci Oylamayı yaptılar olmadı. İkinci oylamayı yaptılar, o zaman da olmadı. Ama üçüncü oylamada falan şeyh efendiyle, falan hocaefendiyi o zaman orduyu teftişe göndermişler. Bir kısmını gönderdiler. Bir baktım ki ben, sayı azalmış. Hilafet kalktı.

Daha sonra Ulus’ta eski meclisten aşağı inerken, bir baktım ki merdivenin altında dört kişi var, bir de Celal Bayar. Dediler ki, ‘Ya Mahir İz hoca gel şu fetvayı çözümlesene. Şimdi fetva şu, sivrisinekler ölse, bir bezin üzerine yapıştırılsa, bunlarla namaz kılmak caiz midir, değil midir? Celal Bayar, tam 4,5 saat dört tane hocayı meşgul ediyor. Dedim ki, diyor, Siz Beytullah’ta namaz kılsanız namazınız kabul değildir.”

Yani oradaki insanlar iyi niyetle soruna bir çözüm bulacaklar ama içerde inandıkları hilafet gitmiş.
Ben bu bölünmeyi, en uç noktaya giden arkadaşları bile kınama anlamında söylemiyorum. Hocanın vefatında Tayyip Bey’den tutun, Numan Kurtulmuş Bey, Abdullatif Şener Bey’e herkesi gördünüz. Orada bir seçim yatırımı yaptıkları zannında değilim. Onların samimi duygularının ifadesi.
Tabi buradan ne çıkıyor, hepimiz nefis taşıyoruz. Belki her tarafın, “gelin bakalım arkadaşlar buraya” denildiğinde aynı noktaya gideceğine inanıyorum.

Sizin bu uzun siyasi yaşamınızda bulunduğunuz partilerde gördüğünüz yanlışlar nelerdi?
Allah kitabında; “tövbe kapısının her zaman açık olduğunu” beyan ediyor. Bu ne demektir? İnsanlar hata yapabilirler, kusurları olabilir, yeter ki ihanet olmasın. Camiada mutlaka hatalar vardır, ama ihanet etmediklerine inandığım için gönlüm rahat. Bizi yaratan Allah her an hata yapabileceğimizi, kusurlarımızın olabileceğini beyan ediyor. Bizim hata yapmamamızı istemek en büyük hatamızdır.

Mutlaka hatalarımız oldu. En büyük hata bizim imkansızlığımızdı. Karşımızdaki insanları hep kendimiz gibi gördük. Ağzımızdan çıkan söz, bizi yansıtıyor zannettik. Halbuki öyle değilmiş. İçeride 3-5 defa takla atan bir yansıtıcıyla ters dönüyormuş. Ne demek istiyorsun? Basın ellerinde. Yani müftü keçisi çalındı diye müracaat ediyor. Karakoldan çıktıktan sonra müftü keçi çaldı diye rapor tutuluyor.
Hani şuna benziyor; ben aşağıda bir yalan söyledim, inanın yukarı çıkınca bende inandım der gibi, o aradaki kar topu gibi büyüterek 180 derece ters çeviriyor. Bizim imkansızlığın üzerine bina edilen bir şeydi. En büyük hatamız o oldu. Bir ikincisi devlet tecrübemiz yoktu. Bunu kabul etmemiz lazım.

Mutlaka hatalarımız oldu. Bu hataları tenkit ediyor mahiyetinde yanlış anlaşılmaktan korkarım. Ama niyetin iyi olduğuna inandığım ve bildiğim için üzerine çok da fazla konuşmak istemem.

Son olarak sizin eklemek istedikleriniz neler?
Ülkemizin içinde bulunan insanları iyi veya kötü diye kategorize etmek istemem. Onlar bizim insanımız. Kötü olması gerektiğine inandığım insanlar da var. Niye biliyor musunuz? Eğer iyiysen o kötüleri iyiliğe doğru çevirme boynuna borçtur. Ben buna inanıyorum. Görevimiz de budur diye düşünüyorum. Hani “Halka hizmet Hakka hizmettir” diyoruz ya, şimdi herkesin iyi olması bize bişey kazandırmaz. Kötülerin de iyiye tevdi edilmesi bizim boynumuza borç. Ülke bizim, ordu bizim, bu insanlar bizim, hepimizin. Dolayısıyla bir sepetin içerisinde çürük meyvalar vardır diye hepsini atamayız. Onları ayıklayıp iyileriyle birlikte gıdalanmak bizim boynumuza borçtur.

on5yirmi5.com

Share
#

SENDE YORUM YAZ

CAPTCHA (Şahıs Denetim Kodu) Resmi
*

patent