logo

reklam

‘Sosyalist gence hipnozla İslam’ı öğrettim’

16 yaşında nasıl gazete çıkardı? 12 Mart sürecinde, 19 yaşındayken neden mahkum oldu? 12 Eylül’de askerden nerede saklandı? ‘Erbakan notu’ yanlışlıkla nasıl manşete çıktı?Hipnozla kime Kur’an öğretti? ‘Akil Adam’ Dilipak, Star’dan Selim Efe Erdem’in Zaman Tüneli’nde konuştu…
1
Abdurrahman Dilipak, gazeteci, siyasetçi, yazar ve aktivist kimlikleriyle Türkiye’nin son 40 yılında hep gündemde olan bir isim. 12 Mart sürecinde aldığı ilk mahkumiyetten günümüze 40 yıldır da ‘sanık’. Kendi deyimiyle ‘profesyonel bir sanık’ iken şimdi devletin yardım istediği bir ‘Akil adam’ Biz ise günlük siyasetin dışında kalıp onu bugüne getiren hayatını, ‘Nasıl Dilipak olduğunu’ anlamak için ona ‘kim olduğunu’
Selim Efe Erdem sordu…-Dünyaya geldiğiniz ailenin kimliği sizi bugüne getiren hayatın şifreleri gibiyse, biri müftü diğeri hatip iki dedenin torunu olmak size nasıl bir çocukluk yaşattı?Anne tarafından dedem Mehmet Emin Aksay müftü ve Milli Nizam Hareketi kurucularından Hasan Aksay’ın babası. Fettahoğulları ailesinden. Devlet Bahçeli’yle birkaç göbek arayla bağımız var. Fatma Pakize (Aksay) ve Ali Dilipak’ın oğlu olarak 1949’da Osmaniye’de doğmuşum. ‘Hatipler’ denilen Seyithanoğluları mensubu. Başarısız bir evlilik yapmış ve ayrılmışlar. Bir gün sokakta bir amca ‘Bak okula gelirsen seninle oyun oynarız’ diyerek beni 5 yaşımda okula yazdırdı. İlkokulu 10 yaşımda bitirirken nüfus kağıdımın olmadığı anlaşıldı. O tarihte evden çıktım ve bir daha geri dönmedim.

10 yaşında gazeteci

-Bir çocuk için çok zor şeyler. Bu ayrılık nedeniyle babanız ve annenize kızgınlık duydunuz mu?

Ne zaman ayrıldıklarını hatırlayamıyorum, sanırım 3 yaşımdaydım. Babamı 10 yaşımda nüfus kağıdım çıkarılıp Maraş İmam Hatip Okulu’na gittiğimde tanıdım. O da Maraş’ta yaşıyordu. Bir kızgınlık değil ama annemin yanındaydım. Annemi kanserden kaybettiğimdeyse 16 yaşımdaydım. Benim için çok büyük bir travma oldu. Annesiz ve babasız büyüdüm. O yüzden yetim ve öksüzlüğün ne demek olduğunu bilirim. Yedi senelik imam hatip, yedi okul değişikliğiyle dokuz yılda bitti.

-16’nızda nasıl gazete çıkarma fikri doğdu?

Müftü dedem nedeniyle 6 yaşımda daktilo kullanmaya başladım, o sırada ikinci sınıfta olduğumdan okuma yazma biliyordum. 10 yaşımda mahalli gazetelerde yazıyordum. 16 yaşımda Düziçinde Kasırga adlı gazetemi çıkardım. Politik kimliğim ve judo antrenörlüğüm nedeniyle 18’imde gazetelere haber oldum. 18 yaşımda Milli Nizam Partisi Gençlik Teşkilatı’nı kurdum. 19 yaşımda mahkum oldum.

PROFESYONEL SANIĞIM

-Neden mahkum oldunuz?

Gençlik teşkilatı olarak 12 Mart’a ilişkin yayınladığım bildiri nedeniyle.

-Bildiride ne diyordunuz?

İslam İnkılabı hiç beklediğiniz anda ilahi bir yardımla gerçekleşecek, umutsuz olmayın. Biz şimdi zayıfız, bizi köşeye sıkıştırmış gibi hissedebilirler ama İslam İnkılabının sahibi Allah olacak… Seyyid Kutup’dan alıntı.

-Bugüne kadar hakkınızda kaç dava açıldı, kaç yıl hapis cezası istendi? Şu anda hala sanık olduğunuz bir dava var mı?

Ceza davası yok ama devam eden ‘Erkaya Davası’ gibi tazminat davaları var. Bir ara hakkımda istenilen toplam hapis cezası 500 yılı geçmişti. Dava sayısını bilmiyorum ama haftanın beş günü duruşmaya çıkıyordum. Yargılanmadığım mahkeme kalmadı: Devlet Güvenlik Mahkemeleri, Ağır Ceza, Asliye Ceza, Askeri Mahkeme…

-Hakim duruşma başlarken kimlik tespiti için sorduğu ‘Mesleğiniz?’ sorusuna ‘Profesyonel sanığım’ mı diyordunuz?

Profesyonel sanığım! Bir hakimle bu yüzden tartıştık.‘Niye her gün buradasın, nereden geliyor bu değirmenin suyu?’ dedi. Şikayet ettim ve soruşturma açıldı. Sonraki duruşma ‘30 yıllık hakimim, bunu bana yapmamalıydın’ dedi. ‘Ben de 40 yıllık sanığım. Sizden kıdemliyim, siz de bunu bana sormamalıydınız’ dedim.

-Bu kadar imam hatip okulu değiştirdiğinize göre, kamuoyunun yakından tanıdığı pek çok isimle sınıf arkadaşı olmalısınız.

Anadolu’nun farklı yerlerinde karşıma ‘Biz sınıf arkadaşı, okul arkadaşıydık’ diye çıkanlar oluyor! İsmail Kıllıoğlu, Cemil Yalçın, Ahmet Taşgetiren, Osman Sarı, Hacı Bekir Karlığa ve daha birçok şair, yazar, prefesör, işadamı var.

HİPNOZLA DİN EĞİTİMİ

-Hipnoz yapıyormuşsunuz. Doğru mu?

Hipnozda çok ileri gitmiştim. İnsanların sadece el, parmak, kulak ya da gözünü hipnoz edebiliyordum. Çok sayıda kişiyi hipnoz ettim ama unutamadığım anılarım arasında dönemin il milli eğitim müdürünün oğlu var. Çok iyi, çok akıllı bir çocuktu. Onun iyi bir Müslüman olmasını istiyordum ama o sosyalistti. Hipnozdan bahsettim ve ‘Olmaz öyle şey’ deyince onu hipnozla uyuttum. Uyuttuktan sonra İslamı öğrettim. Hipnozla uyuduğu zaman Müslümandı, uyandırdığımda sosyalist.

-Hiç ruh çağırdınız mı?

Ruh çağırmanın ne demek olduğunu biliyorum. Ruh, cin, zaten onlarla tanışıyordum. Bir keresinde uyuttuğum bir bedene Farsça konuşan biri geldi ve mütercim aracılığıyla konuştum. Isparta İmam Hatip Okulu’nda bir çocuk ikmale kalmış ve ‘Okuldan atacaklar beni’ diyerek ağlıyordu. Onu uyutarak, o ayetlerin hepsini ezberlettim. Uyanıkken bir şey bilmiyordu ama sınavda ne sordularsa bilmişti.

-Metafizik güçleriniz de var mı?

Telapati, düşünce transferi yapıyordum. Ne düşündüğünüze dair.

-Düşünce okuyorsunuz…

Birebir cümle kalıbı olarak değil ama sembollerle transfer yapabilirsiniz.

-Hipnoz öğrenmeye neden ihtiyaç duydunuz?

Annem vefat ettikten sonra, annemin nereye gittiğini merak ediyor, arıyordum. Yani insan öldü, ne oldu? Çadır tiyatrosundaki bir sihirbazlık olayından etkilendim ve ‘Cin, şeytan, melek, ruh nedir, annem nereye gitti?’ diye sordum. Bir ay camiye kapanmış, sürekli dini metinler okumuştum. 16 yaşındaydım. Sonra İncil ve Tevrat’ı da okudum. Arkasından da metapsişik konular geldi, kendime özgü hipnoz yöntemleri geliştirdim. Bunlarla insanların neler yapabileceğini sorguladım. Oğlum da kursta bu yöntemle İngilizce öğrendi.

-Vakit gazetesindeki manşetlerle ‘İnsanları hedef göstermek’ ile eleştirildiniz…

Vakit gazetesi en çok hedef gösterilen gazetelerden biridir. ‘Hakkımı helal etmiyorum’ dediğim gerekçesiyle dava açtılar ki manşetteki o ifade yazımda yoktu. Bunlar, gazete yönetiminin ağır baskı altında benzer tepki vermesindendi.

-Şimdi olsa o manşetleri yine atar mısınız?

Gazetede idari bir görevim yok. Benim yazı dilimden kimsenin rahatsız olduğunu sanmıyorum. Aslında bu sorunun muhatabı ben değilim.

-Sizi on yıllarca mahkeme salonlarındaki sanık olarak gördük ama şimdi bir akil adamsınız. Bu nasıl bir değişimdir?

Hayat böyle bir şey! Dağlar, ovalar, çukurlar, zirveler… 12 Mart ve 12 Eylül’ün içindeydim, 28 Şubat sürecinde Sincan toplantısını düzenleyendim. ‘Cumhuriyetin belediye otobüsünde Cumhuriyet düşmanına yer yok’ diye bağırıp inmemi isteyenler oldu. Bunun kavgasını verecek, intikam duygularıyla ‘Oh olsun’ diyecek değilim. Silivri’deki tutuklu paşalar için üzülüyorum, keşke öyle şeyler yapmasaydılar. Gerekiyorsa haklarını da savunmaya hazırım. İçerideki paşaların yarıya yakını bana mektup yazdı. Kendilerini anlatıyorlar, ‘Siz dürüst insansınız, siz de zor günler yaşadınız, ne demek istediğimizi anlarsınız’ diyorlar.

ASKER BENİ ARARKEN GATA’DA SAKLANDIM

-Marfan sendromunuz varmış. Bir takım dezavantajlarının yanı sıra 180 derece görme yeteneği gibi avantajları da olmalı. Örneğin imam hatip sınavlarında bunun yardımını gördünüz mü?

Ben Marfan sendromluyum. 18’nci kromozom bozluğu. Abraham Lincoln’da klinik olarak tespit edilmiş. Kas liflerim zayıf olduğu için Türkiye’nin tanınmış engellilerinden de sayılıyorum. Bu yüzden otomobil kullanmaktan tedirgin oluyorum, eşim ve çocuklarım kullanıyor. İsim ve tarihi öğrenemiyorum, insanların resmini çizerim ama ismini hatırlayamam. Ama kağıda yazıp, ters çevirince unutmam. Klavyede g harfine iki kere vurur, sonra düzeltirim. Yani astandartım. Avantajı acıkmamak ve geniş görme açısı. Önüme bakarken yanımı görürüm. Ben hep kopya çektim ama hiç yakalanmadım çünkü kafamı çevirmeme gerek yoktu. Herkesin böyle gördüğünü sandığımdan, ‘Bu adam (hoca) niye (sınıfta) böyle dolaşıyor?’ diyordum. Meğer insanlar önlerini görürmüş!

-Sendromu kim, nasıl teşhis etti?

12 Eylül döneminde Necmettin Erbakan’ın danışmanıydım ve kaçacak yer arıyordum. Hocanın emekli bir albay olan askeri danışmanına ‘Kaçmaktan perişan oldum, yoruldum, yakalanacağım’ dedim. O da ‘Sen asker kaçağısın, seni askere gönderelim. Orada bulamazlar’ dedi. Isparta Er Eğitim Tugayı’nda asker oldum. Boyum ve 47 numara ayağım nedeniyle bana kıyafet bulunamayınca sivil kıyafetle koğuş nöbeti verdiler.

-Yakalama kararı nedeniyle sizi arayan askerlerden, askere giderek saklandınız?

Evet ama ‘Ya birisi beni tanırsa, alıp götürürler’ diye korkuyordum. Birisi söylese, işim bitti! Marfan sendromu nedeniyle kalp kaslarım gevşek. Bu bir hastalık değil ama bilmeyen doktor ilk bakışta rahatsızlık olarak algılıyor. ‘Kalbim sıkışıyor’ diyerek revire gittim, kalbimi bir dinlediler ve Isparta Mevki Hastanesi’ne gönderildim. Oradan da GATA’ya sevk edildim ve incelemeler sonunda Marfan sendromu tespit edildi. Yani askerler beni Ankara Kızılay, Ulus’ta ararken ben askerdeydim, GATA’da yatıyordum.

-Milli Gazete yıllarınızda Erbakan ile ilginç bir manşet hikayesi yaşamışsınız…

O dönemde Hoca’nın protez eli gibiydim, her şeyiyle ilgilenirdim. Talimatı verdi, notumu aldım. O zamanlar faks olmadığı için Ankara’dan teleksle İstanbul’daki merkeze yazıyı geçtim. Üzerine de ‘Hocanın emri, sekiz sütuna manşet’ diye not düştüm. Teleksi alan kişi, hiç tashih etmeden benim not olarak düştüğüm cümleyi manşetten vermiş.

-Manşete çıkan başlık, not neydi?

‘Hocanın emri, sekiz sütun üzerine manşet’.

-Kelimesi kelimesine böyle mi çıktı?

Evet.

-Peki hoca ne dedi bunu okuyunca?

Tabii herkes güldü. Bir başka anım da o dönemde asistan olan Yılmaz Ensarioğlu ile. Gazetede bir ekin punto ve başlıkları için sayfayı ve resimleri çizip, yanlarına ‘21 pt, başa blok, 21 numaralı resim’ notu düştüm. ‘Bunları gazeteye götür’ dedim. Gazetenin yerini şaşırmış ve şüphelenen polis üzerini aramış. Çantasındaki notları ‘Şifreli metin’ olarak algımışlar ve sayfada kullanılmak için hazırlanmış siyasinin fotoğrafını da görünce alıp götürmüşler.

-Bombacı mısın, suikastçi misin!

Öyle sorguluyorlar. Sonra gazeteye getirip ‘Bu doğru mu söylüyor?’ diye soruyorlar.

-Erbakan’ın meşhur ‘Kadayıfın altı pişmeden’ sözü nasıl ortaya çıktı?

12 Eylül öncesi Hatay’dan bir heyet künefe ile gelmiş ve oraya özgü ‘Kadayıfın altı’ deyimini anlatmıştı. Erbakan da (Süleyman Demirel hükümetine kerhen destek kararını açıkladığı basın toplantısında söylediği ‘Kadayıfın altı kızarmadan bu hükümeti uzaklaştıracak olursanız, bu zihniyet milleti aldatmanın gene fırsatını bulacaktır. Kadayıfın altının pişmesini bekleyeceğiz’ şeklindeki sözlerini) açıklamasında kullanmıştı.

Share
#

SENDE YORUM YAZ

CAPTCHA (Şahıs Denetim Kodu) Resmi
*

patent